Modern göç krizinde insan hakları nedir? Güvenlik mi yoksa adalet mi?
- 13.12.2025
- 34 Day
Modern göç krizinde insan hakları nedir?
Güvenlik mi yoksa adalet mi?
Göç olgusu, dünyanın belli bölgelerine sıkışmış bir insani dram olmaktan çıktı. Küresel hareketliliğin, ekonomik eşitsizliklerin, savaşların ve iklim krizinin doğal sonucu haline gelmiş çok boyutlu bir gerçeklik artık. Göç edilen tüm ülkeler için bu kriz uzun bir süredir politik alanda tartışılıyor. Son yıllarda turizm sektörüne etkileri de giderek görünür hale geldi. Özellikle Akdeniz çanağındaki ülkeler için göç hareketleri insani bir sorumluluk ya da siyasi bir pazarlık konusundan çok daha büyük tehditler taşıyor. Belki de en başta destinasyon imajı, güvenlik algısı, işgücü dinamikleri ve sürdürülebilir kalkınma açısından kritik bir başlık.
Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler "daha güvenli sınırlar" ile "daha adil politikalar" arasında gidip geliyor. Bir yanda sınır kontrollerinin sertleşmesi, iltica süreçlerinin zorlaştırılması ve düzensiz göçle mücadele için geliştirilen yüksek maliyetli güvenlik önlemleri, diğer yanda da uluslararası hukukun, insan haklarının ve insani değerlerin hatırlattığı sorumluluklar her geçen gün artıyor. Bu ikili denklem turizm sektörünü nasıl etkiliyor? Bu haftaki yazımda 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü'nü geride bırakırken yeniden düşünelim istedim.
Turizm her şeyden önce, tam anlamıyla güvenlik algısına duyarlı bir sektör. Bir destinasyonun güvenli olarak algılanması, seyahat kararlarının en belirleyici faktörlerinden biri. Bu nedenle turistik şehirler, göçmen hareketleriyle ilişkili negatif medya görüntülerinin gölgelediği bir imajla karşı karşıya kalabiliyor. Sınır krizleri, sahil güvenlik operasyonları, kamp görüntüleri veya toplumsal gerilim haberleri, özellikle uluslararası turistlerin o bölgeyi riskli görmesine neden olabiliyor. Oysa bu görüntülerin çoğu, turistik merkezlerin çok uzağında yaşanan insani kriz anlarına dair kareler.
Bir başka taraftan bakarsak işin bir de adalet boyutu var. Turizm, milyonlarca insanın ekmek kapısı olan dev bir endüstri. Ama özellikle sezonluk işgücü ihtiyacının yüksek olduğu Akdeniz destinasyonlarında, göçmen işçiler uzun süredir görünmez bir omurga oluşturuyor. Otellerde, restoranlarda, temizlik ve bakım hizmetlerinde, tarımsal tedarik zincirlerinde sayısız göçmen çalışıyor. Yani bu sektör, hem göçün etkilerinden en çok etkilenenlerden biri hem de göçmenlerin ayakta tuttuğu bir domino taşı. Bu misyonu turizmi göç politikalarının güvenlik odağından daha geniş bir alana adil ve insan haklarını önceleyen bir yaklaşımla ele alınmasını da zorunlu kılıyor. Asıl soru şu: Sınırları daha güvenli hale getirmek, göçün temel nedenlerini ortadan kaldırıyor mu? Tabiki hayır. Yoksulluk, iklim değişikliği, otoriter yönetimler ve savaşlar sürdükçe insanlar daha iyi bir yaşam için yer değiştirmeye devam edecek. Turizm sektörünün geleceği inanın bu gerçeği görmezden gelme lüksüne sahip değil. Özellikle sürdürülebilir turizm çevresel ve sosyal sürdürülebilirlik gerektiriyor. Kısacası turizm sektörüne önemli bir sorumluluk düşüyor. İnsan haklarını önceleyen destinasyonlar yaratmak. Bir şehrin turistik çekiciliği, mutlaka sahilleri, otelleri ve kültürel mirasıyla beslenir ancak hoşgörü iklimi, toplumsal uyum politikaları ve insani yaklaşımıyla da marka değerini yükseltiyor. Seyahat eden yeni nesil turistler, etik değerlere her zamankinden daha duyarlı; ziyaret ettikleri yerlerin sosyal politikalarını da gözlemliyor.
Aklıma turist yanımla iki soru geliyor. Güvenlik mi yoksa adalet mi? Aslında bu iki kavram birbirine zıt değil tam tersine dolaylı olarak sıkı sıkıya bağlı. Gerçek güvenlik, adaletin olmadığı bir yerde sürdürülemez. İnsan onurunu merkeze alan, göçmenlere adil çalışma koşulları sunan, toplumsal entegrasyonu destekleyen ve krizleri şeffaf yöneten destinasyonlar uzun vadede hem daha güvenli hem daha saygın turizm merkezleri haline geliyor.
Hepimiz biliyoruz ki göç, modern dünyanın en sarsıcı sınavlarından biri. Bu sınavı geçmek için duvarları yükseltmek değil, köprüleri güçlendirmek gerekiyor. Turizm sektörü bu köprülerin en görünür, en sosyal ve en etkili ayaklarından biridir. Türkiye için sürdürülebilir turizm gerçekten bir gelecek vizyonuysa, o zaman güvenlik ve adalet kavramını birlikte nasıl inşa edilebileceğimizi konuşmanın zamanı çoktan gelmedi mi?
Işık TUNÇEL







