The argument in favor of using filler text goes something like this: If you use any real content in the Consulting Process anytime you reach.

  • img
  • img
  • img
  • img
  • img
  • img

Get In Touch

Güncel Haberler
Otel
Acente
Destinasyon
Vacation
Havacılık
Cruise
Teknoloji
Spor
Sağlık
Sanat

Geleceğin otelleri, duygu tasarlayan oteller olacak!

Geleceğin otelleri, duygu tasarlayan oteller olacak!

Davranış standardından duygusal misafir deneyimine: Otelcilikte yeni rekabet eşiği

Otelcilik sektörü uzun yıllar boyunca hizmet kalitesini “davranış standartları” üzerinden tanımladı. Misafirin karşılanması, göz teması kurulması, ismiyle hitap edilmesi, oda tercihinin sorulması, hesabın doğru sunulması ve uğurlama yapılması gibi uygulamalar hizmet kalitesinin temel göstergeleri olarak kabul edildi.

Bu yaklaşım otelcilik için önemli bir aşamaydı. Çünkü davranış standartları, hizmetin kişilere göre değişmesini önledi. Otellerde daha tutarlı, ölçülebilir ve yönetilebilir bir hizmet anlayışı oluşturdu. Ancak bugün geldiğimiz noktada yalnızca davranış standartlarına uymak, özellikle üst segment ve lüks oteller için artık yeterli değildir. Davranış standardı hizmetin başlangıç noktasıdır; fakat misafirin hafızasında iz bırakan şey çoğu zaman bu standardın ötesindeki duygudur.

Çağdaş misafir, sadece doğru hizmet almak istemez. Aynı zamanda kendisini fark edilmiş, anlaşılmış, değerli ve özel hissetmek ister. Bu nedenle otelcilikte yeni odak noktası yalnızca “hizmet standardı” değil, duygusal misafir deneyimi olmalıdır.

Hizmet kalitesinden deneyim ekonomisine
Otelcilikte hizmet standartlarının gelişimi, hizmet kalitesi literatürüyle yakından ilişkilidir. 1980’li yıllarda Parasuraman, Zeithaml ve Berry tarafından geliştirilen SERVQUAL modeli, hizmet kalitesini misafir beklentileri ile algılanan hizmet arasındaki fark üzerinden değerlendirmiştir. Bu modelde somut unsurlar, güvenilirlik, yanıt verebilirlik, güvence ve empati temel boyutlar olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, otellerin hizmeti ölçülebilir hale getirmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü hizmet kalitesi yalnızca iyi niyetle değil, standartlarla ve sistemli ölçümle yönetilebilir. Ancak zamanla şu soru daha fazla önem kazandı: Misafir yalnızca hizmetin doğru verilmesini mi ister, yoksa bu hizmetin kendisinde bıraktığı duyguyu da önemser mi?

1998 yılında Pine ve Gilmore tarafından ortaya konulan “deneyim ekonomisi” yaklaşımı, bu soruya güçlü bir yanıt verdi. Bu yaklaşıma göre işletmeler artık yalnızca ürün veya hizmet sunarak değil, hatırlanabilir deneyimler tasarlayarak rekabet eder. Otelcilik için bu düşünce son derece önemlidir. Çünkü bir otelde misafirin satın aldığı şey sadece oda, yemek veya SPA hizmeti değildir. Misafir aslında bir atmosfer, bir duygu ve bir hatıra satın alır.

1999 yılında Bernd Schmitt’in deneyimsel pazarlama yaklaşımı da bu bakışı güçlendirmiştir. Schmitt’e göre markalar, müşterileriyle yalnızca fonksiyonel düzeyde değil; duyusal, duygusal, düşünsel, davranışsal ve sosyal düzeyde bağ kurmalıdır. Bu nedenle hizmet kalitesi ile deneyim kalitesi arasında önemli bir fark vardır. Hizmet kalitesi, misafirin beklentisinin karşılanmasıdır. Deneyim kalitesi ise misafirin zihninde ve duygusunda iz bırakılmasıdır.

Davranış standardı neyi sağlar, neyi sağlayamaz?
Davranış standardı, otelin hizmet kalitesini güvence altına alır. Personelin ne söyleyeceğini, nasıl karşılayacağını, hangi bilgileri vereceğini ve hangi adımları takip edeceğini belirler. Bu yönüyle davranış standardı, otel operasyonunun iskelet sistemi gibidir. Ancak misafir deneyimi yalnızca bu iskeletle oluşmaz. Bir otelin ruhu; davranışın arkasındaki niyet, zarafet, dikkat, sezgi ve duygusal temasla oluşur.

Örneğin bir personelin “Hoş geldiniz” demesi davranış standardıdır. Fakat misafirin yorgun olduğunu fark edip işlemi hızlandırması, çocuklu aileye daha uygun bir masa önermesi, daha önce konaklayan misafirin tercihlerini hatırlaması veya özel günü sezerek küçük ama zarif bir jest yapması duygusal deneyimdir. Bir başka ifadeyle davranış standardı “ne yapılacağını” söyler. Duygusal deneyim ise “misafire nasıl hissettirileceğini” yönetir. Bu nedenle davranış standartları gereklidir; fakat artık tek başına farklılaşma yaratmakta sınırlı kalmaktadır. Çünkü standart davranışlar kolayca kopyalanabilir. Her otel personeline gülümsemeyi, göz teması kurmayı ve misafire ismiyle hitap etmeyi öğretebilir.

Asıl fark, bu davranışların ezberlenmiş bir prosedür olarak mı, yoksa içselleştirilmiş bir hizmet kültürü olarak mı sunulduğunda ortaya çıkar. Bugünün otelciliğinde davranış standardı artık “üstünlük” değil, “minimum beklenti” haline gelmiştir. Yeni rekabet alanı, bu standardın üzerine kurulan duygusal deneyimdir. Misafir için asıl soru artık yalnızca “Bana doğru hizmet verildi mi?” değildir. Daha güçlü soru şudur: “Bu otel beni gerçekten fark etti mi?”

Duygusal emek ve samimiyet
Duygusal deneyim kavramı, hizmet sektöründe uzun süredir tartışılan “duygusal emek” kavramıyla da ilişkilidir. Arlie Hochschild’in 1983 tarihli The Managed Heart adlı çalışması, hizmet çalışanlarının yalnızca fiziksel veya teknik iş yapmadığını ortaya koymuştur. Bu çalışmaya göre hizmet çalışanları, aynı zamanda duygularını yönetir ve müşteriye belirli bir his aktarır.

Otelcilikte bu durum çok daha belirgindir. Personelin gülümsemesi, ses tonu, sakinliği, sabrı ve misafire yaklaşımı, hizmetin teknik kalitesi kadar önemlidir. Bazen aynı hizmet, farklı bir ses tonu veya daha içten bir yaklaşım ile çok daha güçlü bir deneyime dönüşebilir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Samimiyet, ezberlenmiş davranışla üretilemez. Misafir, görev gereği yapılan bir gülümseme ile gerçek ilgi arasındaki farkı çoğu zaman hisseder.

Bu nedenle yeni dönem otelcilikte mesele, personele yalnızca nasıl davranacağını öğretmek değildir. Asıl mesele, misafirin ruh halini, beklentisini ve ihtiyacını okuyabilecek bir hizmet kültürü oluşturmaktır.

Kültür, sanat ve duygusal deneyim arasındaki bağ
Bugün oteller gastronomiye ciddi yatırımlar yapmaktadır. Şef restoranları, özel menüler, tadım deneyimleri ve konsept mutfaklar misafir çekiminde önemli rol oynamaktadır. Bu yatırımlar değerlidir. Ancak yüksek gelir grubuna, kültürel ilgisi güçlü misafire ve lüks segment beklentisine hitap eden oteller için gastronomi tek başına yeterli değildir.

Kültür, sanat, yerel miras ve mekânın hikâyesi de deneyimin ayrılmaz parçası haline gelmelidir. Bir otelin lobisindeki sanat eseri, odasında kullanılan yerel motif, restoranında anlatılan bölgesel hikâye veya mimarisinde kültürel varlıkların çağdaş yorumu misafire yalnızca estetik bir görüntü sunmaz. Aynı zamanda aidiyet, keşif ve anlam duygusu verir. Bu noktada otel, yalnızca konaklama sağlayan bir işletme olmaktan çıkar. Bulunduğu coğrafyanın kültürünü, sanatını, hafızasını ve zarafetini misafire aktaran bir deneyim alanına dönüşür.

Gastronomiye gösterilen özenin kültür ve sanata da gösterilmesi gerektiği düşüncesi, günümüz otelciliği için stratejik bir gerekliliktir. Çünkü artık bazı misafirler sadece konfor değil, anlam da aramaktadır. Bu misafir için otelin pahalı olması tek başına yeterli değildir. Otelin bir hikâyesi, karakteri ve ruhu olmalıdır.

Sonuç: Geleceğin otelleri duygu tasarlayan oteller olacak
Otelcilikte davranış standardı dönemi bitmemiştir. Ancak davranış standardının tek başına yeterli olduğu dönem geride kalmıştır. Geleceğin başarılı otelleri, standartlarını koruyan; fakat misafir deneyimini duygusal, kültürel ve kişisel düzeyde tasarlayan oteller olacaktır.

Çünkü misafir çoğu zaman otelde kaç dakika içinde karşılandığını hatırlamaz; ama nasıl karşılandığını hatırlar. Hangi prosedürün uygulandığını unutabilir; ama kendisini değerli hissedip hissetmediğini unutmaz.

Bu nedenle otelcilikte yeni çağın anahtarı şudur: Standart hizmet sunmak yetmez; misafirin duygusal hafızasında yer edecek deneyimler tasarlamak gerekir.

Bülent DOKUZLUOĞLU