Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir video karşıma çıktı. Türkiye'nin en önemli antik kentlerinden biri olan Side Antik Kenti'nin simgesi Apollon Tapınağı'nın önünde çekilmişti. Antik kenti ziyareti sırasında karşılaştığı üzücü manzarayı paylaşan ve birçok kişinin aksine sessiz kalmayarak müdahale etmek isteyen bir içerik üreticisi tarafından paylaşılan videonun içeriğine kısaca değineceğim.
Apollon Tapınağı'nın çevresindeki koruma bariyerleri kolayca aşılıyor; tarihi yapının üzerinde fotoğraf çektirenler, çevreye bırakılan çöpler ve tüm bunların olağan karşılanması… Videoyu paylaşan içerik üreticisi duruma tepki gösteriyor, çevrede bulunan yetkililerden herhangi bir uyarı, müdahale olmayınca ise bu kez ziyaretçileri kendisi uyarmaya çalışıyor. Ancak gösterdiği bu duyarlılık ne yazık ki bazı vatandaşların tepkisiyle karşılaşıyor. Maalesef aslında birçok kültürel mirasımızda bu durumlarla sıkça karşılaşıyoruz. Bu, sadece görünür hâle gelen örneklerden biri.
Peki, bu görüntüler bize yalnızca birkaç kişinin sorumsuzluğunu mu gösteriyor, yoksa toplum olarak kültürel mirasa bakışımızı da sorgulamamız gerektiğini mi hatırlatıyor?
İlk bakışta suçlanacak kişiler belliydi. Bariyerleri aşan ziyaretçiler, tarihi yapının üzerine çıkanlar, çevreyi kirletenler… Ancak videoyu birkaç kez izledikten sonra şunu düşündüm: Sorunu yalnızca ziyaretçilere ya da o an müdahale etmeyen görevlilere indirgersek konuya oldukça yüzeysel yaklaşmış oluruz. Çünkü asıl mesele, kültürel mirası korumanın sadece yetkililerin sorumluluğu olarak görülmesidir. Oysa her birimiz, bu mirasın hem bugünkü emanetçisi hem de gelecek kuşaklara aktarılmasından sorumlu birer koruyucusuyuz. Tarihi eserleri korumak yalnızca kurallara uymak değil; yaşadığımız topraklara, tarihimize ve ortak değerlerimize duyduğumuz saygının da bir göstergesidir.
Son yıllarda sosyal medyanın da etkisiyle tarihi mekânlar ne yazık ki kimi zaman yalnızca fotoğraf çekilecek estetik fonlar olarak görülmeye başlandı. Oysa o taşlar, o sütunlar ve o antik yapılar yalnızca bir paylaşımın arka planı değil; binlerce yıllık bir medeniyetin sessiz tanıklarıdır. Birkaç dakikalık bir fotoğraf ya da sosyal medyada paylaşılacak birkaç saniyelik bir içerik uğruna, yüzyıllardır ayakta kalmayı başarmış bu değerlere zarar vermeye hiçbirimizin hakkı yok.
Kültürel miras, bize ait olduğu kadar bizden sonraki nesillere bırakacağımız bir emanettir. Eğer bu emanete biz sahip çıkmazsak, bunu ülkemizi ziyaret eden insanlardan beklememiz de gerçekçi olmaz. Daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, kültürel miras bilinci toplumun her kesiminde oluşturulmalıdır. Çünkü mirasına saygı duyan bir toplum, ziyaretçilerine de o saygıyı hissettirir.
Ancak bu bilinç tek başına yeterli değildir. Kültürel mirasın korunması; bireylerin, kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve turizm sektörünün ortak sorumluluk üstlenmesiyle mümkündür. Tarihi alanlarda etkin denetim mekanizmalarının kurulması, ziyaretçilerin doğru yönlendirilmesi, bilgilendirici uygulamaların artırılması ve kuralları ihlal eden davranışlara karşı caydırıcı yaptırımların uygulanması büyük önem taşımaktadır. Koruma, yalnızca bariyerler koymakla değil, o bariyerlerin neden var olduğunu insanlara anlatabilmekle mümkündür.
Turizm açısından baktığımızda ise konu çok daha önemli bir boyut kazanıyor. Kültürel miras, bir destinasyonun en önemli çekicilik unsurlarından biridir. İnsanlar binlerce kilometre yol kat ederek bu eserleri görmek, onların hikâyesini hissetmek ve geçmişe tanıklık etmek için ülkemize geliyor. Eğer biz bu değerleri koruyamazsak, yalnızca kültürel mirasımızı değil, aynı zamanda turizmimizin geleceğini de riske atmış oluruz. Çünkü sürdürülebilir turizm, sadece daha fazla ziyaretçi ağırlamak değil; sahip olduğumuz değerleri bozmadan gelecek kuşaklara aktarabilecek şekilde yönetmektir. Kültürel mirası korumak, aslında ülkemizin geleceğini ve turizmimizin sürdürülebilirliğini korumaktır.
Belki de üzerinde en fazla durmamız gereken konu eğitimdir. Kültürel miras bilinci, yalnızca ören yerlerinin girişine asılan uyarı tabelalarıyla oluşturulamaz. Bu bilinç çocukluk çağından itibaren ailede, okulda ve toplumun her alanında kazandırılmalıdır. Çünkü miras bilinci sonradan edinilen bir alışkanlıktan çok, küçük yaşlarda kazanılan bir yaşam kültürüdür. Bir çocuk tarihi bir yapıya dokunmadan önce neden dokunmaması gerektiğini öğrenmeli; bir yetişkin ise bir eseri korumanın yalnızca yasal bir zorunluluk değil, vicdani bir sorumluluk olduğunu hissetmelidir.
Bugün sık sık "Turistler neden kurallara uymuyor?" diye soruyoruz. Oysa belki de önce kendimize şu soruyu yöneltmeliyiz: Biz, kendi mirasımıza gerçekten hak ettiği özeni gösteriyor muyuz? Çünkü bir destinasyona gelen ziyaretçiler yalnızca tarihi eserleri değil, o eserlerle kurduğumuz ilişkiyi de gözlemler. Yerel halkın sahip çıktığı değerlere ziyaretçiler de daha fazla saygı gösterme eğilimindedir. Mirasına özen gösteren bir toplum, bu özeni farkında olmadan misafirlerine de aktarır.
Yazının başında bahsettiğim videoda beni en çok etkileyen şey, bariyerleri aşan birkaç kişi değildi. Asıl düşündüren, bu davranışların birçok insan tarafından olağan karşılanması ve duyarlılık gösteren bir kişinin tepkiyle karşılaşmasıydı. Oysa kültürel mirasa sahip çıkmak bir tercih değil, vatandaşlık bilincinin doğal bir gereğidir.
Apollon Tapınağı bugün hâlâ dimdik ayakta duruyorsa, bunu yüzyıllar boyunca onu koruyan insanlara borçluyuz. Şimdi aynı sorumluluk bizim omuzlarımızda. Çünkü kültürel miras, geçmişten bize bırakılmış bir ödül değil; bizden sonra gelecek nesillere eksiltmeden teslim etmemiz gereken en değerli emanettir.
Belki de o gün Apollon Tapınağı'nda en değerli şey, tarihi sütunlar kadar onlara sahip çıkmaya çalışan bir vatandaşın gösterdiği duyarlılıktı. Çünkü kültürel mirası korumak bazen yalnızca tek bir kişinin "Bu doğru değil." diyebilme cesaretiyle başlar.
Bu köşe yazısına ilham veren video, kültürel miras konusunda farkındalık oluşturan içerik üreticisinin izniyle kullanılmıştır. Duyarlılığı ve katkısı için kendisine teşekkür ederim.
Merve AKSOY

