Deniz, kum, güneş… Güzeller güzeli Kotor Körfezi, tarihi dokusu, harika plajları ve hareketli gece hayatı ile Budva şehri... Karadağ denildiğinde ülkemizde ilk akla gelenler bunlar şüphesiz. Ancak bu küçük ve sevimli ülke kesinlikle çok daha fazlasını içinde barındırıyor.

Yazın başında Karadağ’ın tam kalbinde yer alan ve altmış bin nüfusu ile ülkenin en büyük ikinci şehri unvanını taşıyan Nikšič’e yaptığımız seyahat bizlere bunu gösterdi. Nikšič Belediyesi Turizm Örgütü tarafından misafir edildiğimiz bu gezide üç gün boyunca Nikšič şehrini ve çevresini gezerek butik işletmelerde ağırlandık ve Karadağ misafirperverliğini tecrübe ettik.
Yolculuğumuza İzmir’den Karadağ’ın başkenti Podgorica’ya direkt uçuşla başladık. Yaklaşık 1 saat 45 dakikalık uçak yolculuğun ardından Nikšič’ten bizi arabasıyla karşılamaya gelen genç arkadaşımız Branko ile buluştuk. Muhteşem manzaralar ve Branko’nun keyifli sohbeti eşliğinde, geçen bir saatlik yolculuğumuzun ardından güneş batarken güzel Nikšič şehrine vardık ve otelimize yerleştik.
“Podgorica’dan arabayla bir saatlik mesafede bulunan Nikšič şehrine otobüs ile veya günde beş defa direkt sefer yapan trenle de ulaşmak mümkün. Nitekim dönüşte tren yolculuğunu tercih ettik. Karayolu oldukça dar ve virajlı. Her iki yol da muhteşem bir manzaraya sahip. Özellikle trenle seyahat ederken onlarca tünelden geçip derin vadilerin kıyısından, Karadağ’ın sevimli köylerini ve muhteşem ormanlarını seyretmek son derece keyif verici.”
Otelin cadde üzerinde bulunan şık restoranında bir şeyler atıştırırken hava kararmıştı. Şehirde bir akşam gezintisine çıktık. Kısa bir gezinti ile şehrin genel karakterini anlamaya çalıştık. Geniş ve ağaçlı caddeleri, tertemiz havası, büyük parkları ile oldukça planlı yapılaşmış bir yer. Ülkemizde alışık olduğumuz kaotik yapıdan çok uzak. İnsanı oldukça güvende ve huzurlu hissettiren bir havası var. Huzurlu fakat aynı zamanda canlı bir şehir Nikšič. Akşam geç saatte bile kadın, erkek, genç yaşlı, herkesin sokakta olduğu, insanların kafelerde ve parklarda sosyalleştiği çok sevimli ve canlı bir şehir itibası bıraktı.
İlk gün: Onogošt Oteli ve Bira fabrikası
Sabah otelin restoranında güzel bir açık büfe kahvaltı ile güne başladık. Sonrasında organizasyon kapsamında Türkiye’den, Almanya’dan ve Sırbistan’dan gelen diğer misafirler ile tanıştık. Sonrasında Onogošt Oteli’nin tanıtımı yapıldı. Sunumu yapan hanımefendi bizlere, otelin hikayesini anlattı. Otelin 1955 senesinde hizmete girdiği ve o yıllarda Karadağ’ın tek “A sınıfı oteli” olduğunu; iki yıl süren inşaatın zamanında bitirilmesi için işçilerin ağır kış koşullarına rağmen gece gündüz üç vardiyalı şekilde çalıştığı ve otelin kent hafızası için ne denli önemli olduğunu öğrendik. Açıldıktan sonra otel uzun yıllar popüleritesini sürdürmüş ve Nikšič’in sosyal hayatının en önemli merkezi haline gelmiş. Restoranında akşamları caz ve klasik müzik gruplarının sahne aldığı otel; hem halkın sosyalleştiği bir kamusal mekan hem de Nikšič’e dışarıdan gelen önemli şahsiyetlerin ağırlandığı prestijli bir konaklama merkezi olarak yıllarca hizmet vermiş. Otel iki ayrı binadan oluşuyor. İlki 1955 senesinde açılan ve Erken Dönem Yugoslav Modernizmi çizgilerini taşıyan, geniş pencereli, oldukça sade, monoblok formda dört katlı bir bina. İkincisi ise hemen bitişiğinde 1982’de inşa edilen, Yugoslav Brütalizmi’nin en ilginç örneklerinden biri olan ve görünümüyle adeta bir kadehi andıran 10 katlı bir kule. İlk bina günümüzde de otel olarak kullanılıyor. Bizim de kaldığımız oda bu binadaydı. Yukarı doğru genişleyen, kadeh biçimindeki ikinci binanın ise günümüzde öğrenci yurdu olarak kullanıldığını öğrendik. Otelin asıl ilgi çekici olan bu binası Saraybosnalı mimar Ivan Štraus tarafından inşa edilmiş. Gezimiz boyunca bizlere eşlik eden rehberimiz Darko’nun anlattığına göre binanın bu kadehi andıran ilginç tasarımının sebebi Nikšič’in zamanında Yugoslavya’nın en çok içki tüketilen şehri olmasıymış. Binanın mimarı bu sıra dışı tasarımıyla şehrin karakteristik özelliğine gönderme yapmak istemiş.
Otel hakkındaki sunumdan sonra otelin restoranında servis edilen harika bir öğle yemeği ile Karadağ misafirperverliğini tanıdık. Sonrasında şehrin medarıiftiharı, Balkan coğrafyasının en meşhur birası Nikšićko Pivo’nun üretildiği, otele yürüme mesafesinde bulunan Trebjesa Bira Fabrikası'nı ziyaret ettik. 1896’da kurulan ve130 yıllık köklü bir geçmişe sahip olan bu fabrika, sadece Nikšić şehrinin değil tüm Karadağ’ın en köklü endüstriyel mirası niteliğinde. Fabrikanın bütün birimlerini gezdiğimiz yaklaşık bir buçuk saatlik gezimizde hem meşhur Nikšićko birasının üretim süreci ve özellikleri hem de fabrikanın tarihi hakkında bir çok detaylı ve ilgi çekici bilgi edindik. Sonrasında ise fabrika sınırları içerisinde bulunan birahanede bize sunulan yerel atıştırmalıklar ile efsanevi Nikšićko Pivo’nun en taze hali ile tadına baktık ve serinledik. Fabrikadan ayrılırken isimlerimizin yazılı olduğu bira şişelerinin hediye edilmesi ise bizleri gülümseten bir sürpriz oldu.

İkinci gün: Nikšič kırsalında bir gün
Seyahatimizin ikinci gününe de Onogošt Oteli’nin zengin kahvaltısı ile başladık. Sonrasında minibüsümüze atlayıp Nikol’un rehberliğinde Nikšič kırsalını keşfe koyulduk. İlk durağımız Nikšič’e bağlı Presjeka köyünde yer alan butik işletme olan GEA Retreat’di. Minibüsten iner inmez bizi işletmenin son derece dost canlısı ve sevimli köpekleri karşıladı. Gea Retreat bir konaklama merkezi olmanın ötesinde misafirlerinin doğayla bütünleşmesine imkan veren bir welbeing merkezi. Presjeka’nın el değmemiş doğasında yer alan yalnızca dokuz yatak kapasitesine sahip olan bu mekan Anđela Đokić tarafından kurulmuş. Anđela Hanım geliştirdiği bu konsept sayesinde Batı Balkanlar’da yılın kadın girişimcisi seçilmiş. Gea Retreat Anđela hanım ve diğer kurucu ortak olan Matija tarafından işletiliyor. “Doğayla şifa bulmak, çağdaş yaşam tarzının en temel ihtiyaçlarından biridir. amacımız, misafirlerimizin doğayla uyumlu bir bağ kurmasına ve mümkün olan en iyi hayatı yaşamasına rehberlik etmek” diyor Anđela Hanım. Yemyeşil ormanlarla kaplı bir vadide bulunan mekan, geceleri ışık kirliliğinden oldukça uzak olduğu için yıldız gözlemi için eşsiz bir konuma sahip. Bu yüzden GEA Retreat’te, trekking, yoga ve meditasyonla beraber yapılabilecek en keyifli etkinliklerden biri yıldız gözlemi. Bir de yalınayak yürüyüş parkurları mevcut. Ormanın ortasında, çimen, kum, kozalak, çakıl taşları gibi farklı zemin dokularından oluşan bu minik parkurda yalınayak yürüdükçe insan gerçekten yenilendiğini hissediyor. GEA Retreat’in vadi manzaralı terasında kahvelerimizi içip Anđela Hanım’dan organik tarım pratiklerini öğrendikten sonra Andela ve Matija ile vedalaştık ve bir sonraki durağımıza doğru yola koyulduk.

İkinci durağımız Gazdinstvo Tadić ya da diğer ismiyle Tadić Guesthouse. Slavica Tadić isminde yetmiş yaşlarında çok tatlı, güleryüzlü bir hanımefendinin çocukları ile birlikte çalıştırdığı, yalnızca birkaç odalı çiçek gibi bir aile işletmesi. Nikšič’e 9 km. mesafedeki Vidrovan köyünde, önünde bulunan yemyeşil ovanın kıyısındaki bir tepenin eteklerinde konumlanıyor Tadić Guesthouse. Aile çiftliğinin içinde bulunan evde Slavica Hanım ailesiyle binanın alt katında otururken üst kat misafirlere ayrılmış. Bunun yanında, yığma taş ve ahşaptan köyün dokusuna uygun şekilde yeni inşa edilen odaların da yakında hizmete gireceği söylendi. Karadağ misafirperverliğini en güzel şekilde tecrübe ettiğimiz bu mekan, bir otele gelmiş gibi değil de anneannemizi ziyarete köye gelmiş gibi bir duygu uyandırdı bizde. Bir kere yemekleri muhteşem. Bütün ürünler Tadić çiftliğinde yetiştiriliyor. Serbest dolaşan tavuklardan taptaze yumurtalar, Slavica Hanım’ın elleriyle hazırladığı muhteşem hamur işleri, civardaki göllerden ve derelerden tutulan balıklar, Karadağ usulü etli dolmalar, füme etler, taze köy peynirleri ve eski usul bakır imbikten damıtılan ev yapımı rakija… Bu harika atmosferde yediğimiz muhteşem yemeklerin ardından bahçedeki hamakta biraz kestirdikten sonra Tadić çiftliğini o kadar benimsedik ki Slavica Hanım ile vedalaşıp yola devam etmek bizim için zor oldu.
Ancak, Nikšič’in güzelliklerini görmek için gün bitmeden uğramamız gereken iki durak daha vardı. Öğleden sonraki ilk durağımız Ded Rados yani Rados Dede’nin yeriydi. Mekanın sahibi Ratko Bataković bizi Karadağ geleneklerine uygun olarak çeşitli meyvelerde kendi ürettikleri rakijaları ikram ederek karşıladı. Bahçede rakijalarımızı yudumladıktan sonra yemek holüne geçtik. Bir yandan önümüze konan balkan böreği, kurutulmuş et, muzlu ekmek ve yöresel peynirler gibi lezzetli ikramlıkların tadına bakarken mekan hakkında bilgi edindik. Mekan, ismini Ratko Bey’in büyük dedesi, döneminin bölgedeki en maharetli taş ustalarından olan Đed Radoš’tan alıyormuş. Burası da yalnızca birkaç yatak kapasiteli ve agroturizm temalı bir butik işletme. Nikšič’in yemyeşil köylerinden biri olan Orah’ta bulunuyor. Bölgedeki kırsal turizmin öncülerinden olan Radko Bey kurduğu işletmede sürdürülebilir tarım ilkelerini benimseyerek misafirlerin, Karadağ’ın eko-köy kültürünü en güzel şekilde tecrübe etmelerini sağlamış. İşletmede servis edilen yemeklerin hemen hepsi kendi bahçe ve bostanlarında yetiştirilen ürünlerden elde ediliyor. Zaten Karadağ’ın güzel iklimi ve bereketli toprakları sayesinde her türlü sebze meyveyi yetiştirmek mümkün. Ratko Bey’e misafirperverliği için teşekkür edip akşam konaklayacağımız yer olan Turistički Centar Vučje’ye doğru yol koyulduk
Vučje’ye vardığımızda güneş batmak üzereydi. Dağ yolarından epey tırmandıktan sonra etrafı yüksek ve ormanlık dağlarla çevrili yemyeşil geniş bir çayırlığın ortasında sivri çatılı üç katlı bir pansiyon bizleri karşıladı. Akşamüzeri tesise vardığımızda beş altı yaşlarında onlarca çocuğun etraftaki çayırlarda koşup oynarken görünce Peter Pan’ın Neverland’ine geldiğimizi zannettik. Meğer, civarda oturan aileler haftasonları anaokulu çağındaki çocuklarını yatılı olarak bu tesise gönderiyormuş. Yalnızca iki üç gözetmen öğretmen eşliğinde çocuklar doğayla bütünleşip öğretici oyunlar oynayarak pedagojik gelişimleri açısından çok faydalı bir ortamda vakit geçiriyorlar. Aslında bu uygulama bile Karadağ’ın ne kadar güvenli ve sakin bir yapıya sahip olduğunun bir göstergesi bize göre. Onlarca anaokulu çocuğunun etrafta cıvıl cıvıl oynaması ise diğer misafirler açısından mekana ayrı bir güzellik katıyor.
Turistički Centar Vučje Tesis, kışın butik bir kayak merkezi olarak da kullanılıyormuş. Yemyeşil çayırlar ve çiçeklerle kaplı doğasına bakınca buranın karlarla kaplı halini hayal etmek oldukça zor. Tam teşekküllü lüks bir kayak otelinden ziyade doğayla bütünleşik, kendine has bir atmosferi olan son derece sevimli bir mekan. Konfor anlamında ise çok büyük bir beklentiye girmemek gerektiğini belirtmek lazım. Hijyen konusunda çok hassas olanları biraz üzebilir ancak amaç huzurlu bir mekanda güzel yemekler tadıp muhteşem doğayla temas sağlamak ise burası tam size göre.

Mekanın müdüresi Anda Hanım bize yemekte eşlik etti. Burada da yemekler misafir olduğumuz diğer mekanları aratmayacak kadar muhteşem. Diğer işletmelerde olduğu gibi en çok yerelliğe önem veriliyor. Bütün ürünler civarda yetiştirilmiş taze ve mevsiminde. Burada Karadağ’ın meşhur kačamak yemeğini tatma fırsatımız oldu. Karadağlılar bunu bilmese de isminden rahatlıkla anlaşılacağı üzere biz Türklerden öğrenilmiş bir yemek. Ancak Türkiye’deki kaçamak isimli yemekten farklı olarak mısır ununun yanı sıra patates, kaymak ve yerel peynirler kullanılıyor. Ana yemeğin yanında eşlikçi olarak sunulsa da tek başına bir öğün olarak tüketilebilecek kadar lezzetli ve besleyici bir yemek. Kačamak demişken değinilmesi gereken bir husus var. Karadağ’da kullanılan birçok yer adı, yemek adı, meyve sebze ve günlük hayatta kullanılan birçok kelime Türkçe kökenli. Osmanlı’nın bu coğrafyada yüzlerce yıl hüküm sürmesi ve bu coğrafyayı en az Anadolu kadar vatan olarak görmesi bu büyük kültürel yakınlığın sebebi. Bu yüzden Karadağ’da kendinizi asla bütünüyle farklı ve yabancı bir coğrafyada hissetmiyorsunuz. Bu söylediğim Balkan coğrafyasının neredeyse tamamı için geçerli olsa da kültürel yakınlık Karadağ’da çok daha fazla hissediliyor. Karadağlıların bir anlamda Akdenizli olması ve genel tabiat itibariyle sıcakkanlı, misafirperver insanlar olmaları da bunun sebeplerinden olabilir. Harika bir akşam yemeğinin ardından yıldız gözlem etkinliği yapıldı. Tesiste ödünç verilen yoga matlarını omzumuza alıp kafa lambalarını kuşanarak iki mihmandar eşliğinde yaklaşık on beş dakikalık bir patika yürüyüşünün ardında ormanın ortasında geniş bir açıklık alana ulaştık. Matlarımızı çime serip üzerine sırt üstü uzandıktan sonra yaklaşık bir saat süren etkinlik boyunca mihmandarlarımız gökyüzünde gördüğümüz yıldızların isimlerini ve mitolojik öykülerini anlatan çok etkileyici bir sunum yaptılar. Şansımıza hava bulutlu olduğu için etkinlikten tam verimi alamadık. Ancak gece vakti ormanın ortasında tertemiz havada çimlere uzanarak gökyüzünü izlemek ve görebildiğimiz kadarıyla da olsa yıldızları tanımak bizim için unutulmaz bir deneyim oldu.

Üçüncü gün: Güzel Nikšič şehri ve göl kenarında keyif
Karadağ’daki son günümüze Turistički Centar Vučje’nin dağ manzararlı yemek holünde harika bir kahvaltı ile güne başladık. Sonrasında ise minibüsümüze atlayıp rehberlerimiz eşliğinde Nikšič’e dönüp şehri dolaştık. Rehberlerimiz Nikol ve Darko bizlere şehir merkezinde görülmeye değer mekanlar olan Saka Petrovic Meydanı, Renaissance King Nikola Kalesi, Lapidarium, St. Basil Kilisesi gibi mekanları dolaştırarak şehri tanımamıza yardımcı oldular. Bu mekanlar arasında en etkileyici olan ise St. Basil Kilisesi idi. Ünlü Rus mimar Mikhail Timofeyevich Preobrazhensky tarafından Neo-Bizans stilinde inşa edilen son derece gösterişli anıtsal bir yapı olan St. Basil Kilisesi Nikšič’e gelenler için kesinlikle görülmeye değer bir yapı. Kilisenin bulunduğu tepeye ulaşmak için yemyeşil ve devasa bir parkın içinden geçerek merdivenleri tırmanmak gerekiyor. Bu kilise inşa edilirken Rus İmparatorluğu’nun son hanedanı olan Romanoflar büyük maddi destekte bulunmuş. Halen daha kilisenin çeşitli yerlerinde Romanof Hanedanı’nın amblemini görmek mümkün. Kiliseyi gezerken ilginç bir olaya tesadüf ettik. Kilisenin zemini hoş kokulu taze otlar, çimenler ve çiçekler ile kaplıydı. Kiliseyi ziyaret eden şehir halkı yerden topladıkları bu hoş kokulu otları birbirine bağlayarak çember biçimine getiriyorlardı. Rehberlerimize sorduğumuzda Ortodokslar için önemli bir dini gün olan Hamsin Yortusu olduğunu söylediler. Kiliseyi ziyaret edenler, kilisenin zemininden topladıkları taze otları çember haline getirip evlerinde asarak bereket ve sağlık getireceğine inanıyorlarmış.
Gezimizin son gününde uğradığımız mekanlar arasında en çok hoşumuza gidenlerden birisi de Nikšić'in Denizi olarak da bilinen Krupačko Gölü’ydü. Karadağ’ın ormanlarından gelen pınarların beslediği bu tatlı su gölü 1950 senesinde hidroelektrik santralin yapılması ile dolmaya başlamış. Günümüze Nikšičlilerin çok sevdiği bir dinlenme mekanı haline gelen gölün kıyılarında Drakovic isimli harika bir balık restoranına misafir olduk. Burada bize servis edilen yayın, sazan ve alabalıkların tamamı gölden günlük olarak tutulan taptaze balıklardı. Önce enfes birer balık çorbası içtik. Sonra balıkların tadına baktık. Hepsi çok lezzetliydi ancak füme yöntemiyle günlerce ağır ağır pişen ve sonunda kılçıkları bile yenebilecek hale gelen sazan balığının muhteşem tadı unutulmazdı. Açıkçası bir tatlı su balığının bu denli lezzetli olabileceğine hiç ihtimal vermezdim. Yemeğin ardından Drokovic Balık Restoranı’nın konaklama imkanı sunduğu göl manzaralı sevimli bungalovları gördük.
Sonrasında ise minübüsümüze atlayıp Nikšič’e geri dönerek gezimizin son durağı olan Bedem Kalesi’ni rehberimiz Darko eşliğinde gezdik. Romalılar tarafından inşa edilen ve kökeni 4. Yüzyıla dayanan bu tarihi kale Osmanlı İmparatorluğu zamanında da stratejik önemini korumuş. Darko bizlere, günümüze ulusal tarihi anıt olarak korunmakta olan bu kalede yaz aylarında Bedem Fest isimli ünlü müzik festivalinin düzenlendiğinden bahsetti. Kalenin surlarından Nikšič manzarasını izlerken bu güzel şehirde üç gün geçirdiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzun farkına vardık ve Nikšič’e veda ettik.
Selçuk ERMUMCU

